Upuzun Bir Kitap Yorumu- Esir Şehrin İnsanları




Üniversite'de Sinema ve Uluslararası İlişkiler dersini büyük bir keyifle takip ettim. Bu derslerden birinde her birimizin yorumlamamız gereken savaş temalı bir kitap seçmesi gerekiyordu. İşte Kemal Tahir ile tam da böyle bir ödev sayesinde tanıştım. Böyle bir kalemle tanışmak için geç bir zaman mıydı bilmiyorum ama bence iyi ki o zaman karşıma çıktı :) Sizlerle de bu upuzun kitap yorumumu paylaşmak istedim ee malum söz uçar yazı kalır...

1956 yılında bir üçleme şeklinde yazılan bu kitapta Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu’nun özellikle de İstanbul’un işgal edilmesi ile şehirde yaşanan kargaşa ele alınmıştır. Özellikle İstanbul’daki sivil aydınların durumunun da ele alındığı kitapta, Osmanlı İmparatorluğu yenilgiyi kabul etmiş ve silahlarını işgal kuvvetlerine teslim etmiştir. İstanbul halkı genel olarak bir korku içindedir ancak aynı zamanda da padişahlarına olan inancı kaybetmek istememektedirler. Halkın arasından birkaç direnen kişi çıksa da askerler tarafından hemen bastırılmakta ve nezarete atılmaktadır. Halk arasında ekonomik eşitsizlik boy göstermektedir. Fakir olan halk daha da fakirleşmiş, İstanbul’un içine sızan düşman askerleri ya da sivilleri ise ülkeyi bölmek için fırsat kollamaktadırlar. Tarihe uzun yıllar ‘’Düvel-i Muazzama’’ olarak geçen Osmanlı Devleti, artık yabancı ülkelerin kendisi için koyduğu ada uygun, tam bir ‘’Hasta Adam’’ olarak varlığının son zamanlarını yaşamaktadır.

Kitap, Abdülhamit’in vezirlerinden olan Selim paşanın oğlu Kamil Bey’in ağzından anlatılmıştır. Kamil Bey, babasının vefatından sonra kalan mirası ile Avrupa’da dolaşmış ve rahat bir hayat yaşamıştır. Nermin Hanım ise paşa kızıdır ve babasının ölümü ile babasından kalan kumar borçlarını tüm mirasıyla ödemiş ve karşısına Kamil Bey’in çıkması ile de onunla evlenerek, rahat bir yaşam sürmektedir. Kamil Bey ve Nermin Hanımın tek çocukları Ayşe vardır ve ailece kendi kültürlerinden uzakta Batı kültürü içinde yaşamışlardır. Kitabın ilk sayfalarında Kamil Bey, eşi Nermin Hanım ve kızı Ayşe ile birlikte Barselona’dan İstanbul’a seyahat eden bir geminin içindedir. Bir yandan uzun yıllar yurt dışında bulunması sebebiyle ülkesini düşlemekte, bir yandan da işgal altında olduğunu bildiği İstanbul’u merak etmektedir. Gemideki seyahatleri sırasında bir yandan İstanbul hakkında bilgi edinmek isterken bir yandan da Anadolu’da bir takım isyan hareketlerinin başladığını öğrenir. Bu isyan hareketlerinin başında olan kişi ise Mustafa Kemal’dir. Gemide farklı insanlarla ettiği sohbet neticesinde birçok kişinin Mustafa Kemal hakkında Bolşevik olduğunu düşünüldüğü bilgisini edinir. Uzun yıllar yurt dışında bulunan Kamil Bey, babasının da paşa olmasının verdiği bir sonuçla şimdiye kadar hep refah içinde yaşamıştır ancak İstanbul’a varışları ile birlikte yurdun halini gören Kamil Bey için durum çok farklı olmaya başlamıştır. İstanbul’un bu hale gelmesinde adeta kendinde de hata görerek eli kolu bağlı oturmuş olması onu kızdırmaktadır. Kamil Bey bu düşünceler içerisinde kıvranırken, eşi ise yurttaki durumlara duyarsız kalmaktadır. Onun için vatanın yabancı güçler tarafından bölünecek olması önemli bir sorun teşkil etmemektedir. Kızları Ayşe ise henüz yaşının vermiş olduğu çocukluk ile olayları tam kavrayamamakta ancak yer yer durumlara annesinden daha bilinçli yaklaşmaktadır. Kamil Bey’in Ayşe’nin kendi ayakları üzerinde duran bir kadın olarak yetişmesini istemesi ise eşi Nermin Hanım için bir önem arz etmemekte, hatta eşine Ayşe’yi şımarık yetiştirdiği için kızmaktadır. Uzun yılların ardından İstanbul’a gelen Kamil Bey ve Nermin Hanım, Nermin hanımın halası ve eniştesiyle kalmaya başlamıştır. Uzun yılların ardından ekonomik anlamda çok iyi olmayan Kamil Bey ise bir yolunu bulup kendi evlerine çıkma peşindedir. Kitabın ilerleyen sayfalarında ise Nermin Hanımın halasının ve eniştesinin İngilizlerle iş birliği içinde olduğunu anlayan Kamil Bey artık eşinin ailesinden tamamen soğumuş durumdadır. Eşinin eniştesinin tek isteği ise Kamil Bey’in Musul’daki topraklarını İngilizlere satmasıdır.

Bütün bu durum içerisinde günlük hayatında da kendine uygun işi bulamayan Kamil Bey artık işgal altındaki İstanbul’un durumundan bile kendisini suçlar hale gelmiştir. Tüm bu durumlar içerisinde Kamil Bey liseden arkadaşı Ahmet Bey ile karşılaşır. Vatanın düşman elindeki hali hakkında aynı düşünceler içinde olduğunu öğrenmesi ile de elinden gelebilecek her şeyi yapmaya hazır olduğunu söyler. Bu vesile ile Kamil Bey, yine liseden arkadaşı İhsan Bey’in hapiste olduğunu, suçunun ise vatanı kurtarmaya çalışmak olduğunu öğrenir. İhsan Bey ve eşi Nedime Hanım, birkaç arkadaşı ile birlikte bir gazete çıkararak halkı bilinçlendirmek hedefindedirler. Kamil Bey de çiziminin iyi olmasından dolayı gazetede çalışmak ve arkadaşlarına yardım etmek istemektedir. Temel hedefi ise vatanın kurtuluşuna bir nebze de olsa katkı sağlamaktır. Kamil Bey, gazetede çalışarak günlerini geçirirken, Anadolu’ya gönderilecek mühimmat yardımına destek olmak isteyen Nedime Hanıma yardım etmek ister, Nedime Hanım hamiledir ve Kamil Bey onun yorulmasını istememektedir. Nedime Hanım’ın ise aklında Kamil Bey’in başından anlaştıkları üzere bu tarz işlere karışmaması geçse de başka çare bulunamadığından görevi istemeye istemeye de olsa Kamil Bey’e devreder. Aslında kitabın olay örgüsü, yaşanan bu olay ile hızlanmaktadır. İşler yolunda gitmez ve Kamil Bey gözaltına alınır. Kamil Bey’in paşanın oğlu olması askerler tarafından yoğun işkenceler yaşamasına engel olmaktadır. Kamil Bey’in hapiste olduğu süre boyunca ağzından laf almaya çalışan askerler zaman zaman Kamil Bey’e üst kademelerde görev teklif etseler de Kamil Bey yaptığı işin soyluluğuna inanmaktan vazgeçmez. Kitabın sonuna gelindiğinde ise Kamil Bey 7 yıl hapis cezası almış, vatanın durumunu çok da önemsemeyen eşi, eşinin halası ve eniştesi ise ona sırtını dönmüşlerdir.

Kitabın ana fikrine bakacak olursak, yazar İstanbul’un işgal altındaki halini iki farklı bakış açısıyla vermeye çalışmıştır. Bunlardan birincisi Kamil Bey ve lise arkadaşları gibi kurtuluşa destek veren vatansever insanlar, diğeri ise Nermin Hanım, halası ve eniştesi gibi vatanın halini umursamayan ve yeri geldiğinde düşman kuvvetleriyle iş birliği içerisine giren insanlardır. Halkın genel durumunda bezginlik kitap boyunca göze çarparken, Mustafa Kemal ve vatanın kurtuluşuna kendilerini adayan diğer askerlere ‘Bolşevik’ gözüyle bakılmaktadır. Halkın gözünde padişah saygınlığı yitirmemiş ve Osmanlı ise hala gücünü kaybetmemiştir. Bütün bu işgal durumlarından rahatsız olan tabaka ise, diğer kesime sesini gazete gibi yayın organlarıyla duyurmaya çalışmaktadır. Kitap boyunca bir yandan Anadolu köylülerinin cesurca düşmanla direnişine şahit olurken, diğer yandan İstanbul’daki bazı halkın İngiliz mi yoksa Amerika mandasına mı girmenin daha iyi olacağı tartışmaları sürmektedir.

Kitaptaki karakterlerin her biri Birinci Dünya Savaşı içindeki Osmanlı halkının görüş çeşitliliğini yansıtırken benim değinmek istediğim karakterler İhsan Bey ve Nermin Hanımın eniştesidir. İhsan Bey, orta halli ve Osmanlı’nın işgal altında olmasından rahatsızlık duyan bir kişidir. Bu süreçte direniş içerisinde olarak halkı bilinçlendirme çabası içine girse de tutuklanarak hapse atılmıştır. Ancak hapiste olması bu sürece engel teşkil etmemekte, aksine hapisteki gardiyanlar bile İhsan Bey’e destek olmaktadırlar. İhsan Bey’in eşi Nedime Hanım da cesur ve güçlü bir karaktere sahip olması ile İhsan Bey’in yarım kalan işlerini devralmış ve direnişe devam etmiştir.

Nermin Hanımın eniştesi ise, sadece ekonomik durumunu düşünen ve bu uğurda düşman askerleri ile iş birliği yapmaktan çekinmeyen bir kişidir. Başlarda Kamil Bey’e destek vermiş ancak onu da kendi yanına çekemeyeceğini anlayınca Kamil Bey’e karşı kendi ailesini doldurmaya çalışmıştır. Yazarın göstermeye çalıştığı, direnişin nasıl zorluklar içerisinde sürdürülmeye çalışıldığı olmuştur.

Sonuç olarak kitap akıcı bir olay örgüsü ve dille yazıldığından birinci kitap biter bitmez serinin diğer kitapları hakkında merak duygusu uyandırmaktadır. Benim düşünceme göre, kitaptaki en büyük artı Osmanlı Devleti’nin işgal altında olmasının farklı düşüncelere sahip insanlar tarafından nasıl algılandığının görülebilmesidir. Bir yandan işgal güçlerine karşı bütün gücüyle direnen hamile bir kadın Nedime Hanım, diğer yandan ise bu duruma son derece kayıtsız kalabilen Nermin Hanım okuyucuda güzel etkiler bırakmaktadır. Aynı zamanda kitabın başlarında Nedime Hanım’ın, Halide Edip Adıvar gibi kadın yazarların Gülhane Parkında yaptığı konuşmayı izledikten sonra kendisinde direnişe destek verecek gücü bulması ve hatta eşini ağır dille eleştirmesi aklıma kazınan olaylardan biri olmuştur.

Okuyucular aynı zamanda Kamil Bey’in kendi iç çekişmelerine ve ruhsal durumuna sıklıkla tanık olmaktadırlar. İşte bu ruhsal durumların birinde, Kamil Bey’in hapisteyken ezanı duyması ile aklından geçirdiği düşünce, beni etkileyen bir diğer olay olmuştur: ‘’Uzaktan bir dilenci sesi duyuldu. Seste rezil bir yalvarma vardı. Kulak verdi. Süleymaniye Camii’nin minarelerinden, ‘’Hayyalel felah! Hayyalel felah!’’ diye bağırıyorlar. Yani ‘’Hadi felaha!’’ ‘’Felah’’ın Türkçesi ‘’kurtuluş’’. Esir bir şehirde insanları secde ederek kurtuluşa çağırmak pek uygun mu düşüyor ne?’’ Çoğu zaman Kamil Bey, Nedime Hanım’daki direniş ateşini kendi eşinde göremediği için büyük üzüntülere girse de, direnişi eşine açıkça anlatmadığından kendini suçlamaktadır. Nitekim Kamil Bey eşine her şeyi anlatmaya karar verse de buna zaman bulamadan kendisini hapiste bulacaktır.

Kemal Tahir, bizlere sadece işgal altındaki İstanbul’u göstermekle kalmıyor, insanların psikolojik durumlarına da değiniyor. Bir paşa torunu olan Kamil Bey’in uzun süre ülkeden uzakta olmasına rağmen kendi vatanını işgal altında görmesi onda büyük bir şok etkisi bırakıyor ve yazar bu düşünceyi bize sade bir üslupla, akıcılıkla veriyor. Üslubunun akıcı ve sade olması kitabı okuyan her yaştaki okuyucuya seslenebilmesini sağlıyor.

Geçtiğimiz yıllar

ESKİŞEHİR-

Yorumlar